Hepimiz sürdürülebilirlik konuşmalarını dinlediğimizde neredeyse hep aynı zaman dilimine denk geliyoruz değil mi? Yarın.
Hemen herkesin ezberinde olan yıllar belli. 2030 hedefleri, 2050 taahhütleri, Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları, orta ve uzun vadeli planlar… Yani hep daha ilerisi. Bugünle ilgili olanlarsa çoğu zaman belirsiz, muğlak ya da tek bir cümleyle geçiştiriliyor. E madem sürdürülebilirlik yarının meselesi, bizim bugün yaşadıklarımız ne anlama geliyor? Biz neden sürekli bugünü konuşmaktan kaçıyoruz? Bizi korkutan şey ne?..
Bugünü konuşmak cesaret ister
Gelecek zamanı konuşmak, tahminler yürütmek, hedefler koymak, ‘şu tarihe kadar’ demek hep kolay gelir insana. Çünkü biliriz, hesap verme vaktine daha vardır, ‘o vakit’ gelecekteki herhangi bir gündür işte… Bugünü anlatmaktan daha güvenli bulunan bir yoldur yarın demek. Tıpkı şu anda yaşananlar gibi. Örneğin “Sürdürülebilirlik yolculuğuna çıktık” demek kolaydır çoğu zaman. Zor olan o yolun tam olarak neresinde olduğunu açıkça anlatmak, şeffaf olmak, bugün hangi adımı attığını söyleyebilmektir. Ve yarının hedefleri işte tam da bu yüzden bugünün zorluğunu ertelemeye yarar. Çünkü bugünü konuşmak için veriye, ölçümlere, kıyaslara ihtiyaç vardır.
Ama burada sadece iyileri öne çıkarmaktan bahsetmiyorum. Başarısız olduğunuz ya da geride kaldığınız alanları açıkça söylemeniz gerekir mesela, şeffaf sıfatını üstünkörü her yerde sarf etmek yetmez, ağzınızdan çıkan her cümlede göstermeniz gerekir. Bu da cesaret ister zira gerçekten şeffaf olmak fazlasıyla maliyetli bir şeydir. Maliyet denilince akla sadece finansal tablolar gelmesin. İtibar, algı ve konfor alanı açısından da maliyeti kastediyorum.
Ertelemekte üstümüze yok

İşin başka bir kolay tarafı da bu dili sadece şirketlerin kullandığını düşünmek. Fakat asıl mesele gerçekten bunun ötesinde. Kamu, bireyler, hatta hepimiz bu erteleme dilinin bir parçasıyız. Devletler uzun vadeli hedeflerle bugünün sorumluluğunu dağıtıyor. Şirketler gelecek vaatleriyle bugünkü etkilerini yumuşatırken, dün yaptıklarının hesabını vermekten de kaçıyor. Bizler de bireyler olarak “Aman sistem değişmeden bir şey değişmez” diyerek tercihlerimizi askıya alıveriyoruz. Yani kimse yanlış yola sapmıyor ama doğru yola yönelmekten kaçınmakta da bayrağı herkes en önde tutuveriyor. Sonucunda ne oluyor? Sorumluluk erteleniyor…
Sorumluluk kimin omuzlarına yükleniyor?
Peki bugünü nasıl merkeze alabiliriz? Ya da şöyle soralım: “Bugünü merkeze almak gerçekten mümkün mü yoksa hayalden mi ibaret?” Cevap belli. Tabii ki mümkün fakat gerçekleşmesi için dünyanın sürdürülebilirlik dilini değiştirmesi şart. Bu nasıl olacak diye sorabilirsiniz. Mesela daha kısa vadeli hedefler koyarak, daha net göstergeler sunarak, bugünle yarını kıyaslamak yerine, dün ile bugünü kıyaslamak, yani en başında da dediğim gibi bugün yolculuğun neresindesiniz ve ne kadar yol kat ettiğinizi açıkça ifade ederseniz bugünü merkeze almayı başarabiliriz. Fakat bugünü gerçekten anlamaya, anlatmaya ne kadar hazırız işte orası tartışılır…
Bugün herkesin gelecek nesillere yaşanabilir bir gezegen bırakma hedefiyle anlattığı sürdürülebilirliği konuşurken ve bizler gelecek zamanın ardına saklanırken, ‘bugün’ün sorumluluğunu kimin omuzlarına bırakıyoruz? Cevabı size bırakıyorum.
